|
Bizim laikliğimiz sizinkinden
esnek HALUK ÖZDALGA
Tehlikede olan ne? Laiklik mi koltuk mu? Laikliğin en büyük güvencesi: Türk İslam’ı... Laiklik, Cumhuriyet dönemiyle birlikte ortaya çıkan bir kavram. Ama bir Türk ve İslam imparatorluğu olan Osmanlı’da, Ortaçağ dahil hiçbir zaman devlet, din kurallarına dayalı değildi. Halkın ezici çoğunluğunun İslam’ı da yüzyıllar boyunca, ibadet ve inançla dolu; aynı zamanda ılımlı, pragmatist ve fanatizmden uzak oldu. Osmanlı Beyliği’ni kuranlar, “İslam için savaşan” anlamına gelen “gazi” unvanı taşıyan uçbeyleri idi. Ama beyliklerini din kurallarına değil, kendi örf ve âdetlerine, Asya’dan getirdikleri devlet/yasa/yasak anlayışına göre yönetiyorlardı. Hemen yanı başında bulunan Ortodoks Bizans ile ilişkiler de, beyliğin büyümesi ve güçlenmesini amaçlayan, tamamen pragmatist bir çerçevede yürütüldü.Gelenek, beyliğin bir dünya imparatorluğuna dönüştüğü altın çağlarda da değişmedi. Devlet yönetimi, kamu hukuku ve idarede sultanın koyduğu (daha sonra 19. yüzyılda laik adı verilen) kanunlar geçerliydi. Bu yaklaşım, Kanuni döneminde en güçlü ifadelerini buldu. Avrupalılar tarafından gücü ve görkemiyle algılanarak “Muhteşem” sıfatıyla anılan Süleyman, Osmanlı için Kanuni, yani yasa koyucu idi. Kaybedenlerin aşırı davranışlara kapılması daha kolay olur. Ama imparatorluğun çöküş döneminde de, gazilerin torunu ve İslam tarihinin belki de en pragmatist halifeleri İstanbul’daki sultanlar, çıkış yolunu, içe kapanmada veya aşırılıklara kapılmada değil, yenileşmede ve dünyaya açılmada aradılar. Savaş meydanlarında artık kendilerinden güçlü olduğunu gördükleri Avrupa, Osmanlı’nın dünyaya açılan kapısı oldu. Hiç kimse şu önemli konuda yanlış yapmasın: Cumhuriyet’i kuran önderlerin getirdiği laiklik, Osmanlı’da olanı yok ederek getirilen yepyeni bir uygulama değil, bin yıllık bir geleneğin üzerine oturan yeni kavramın adıydı. O köklü geleneğe rağmen, din kurallarına dayalı bir düzen şimdi nasıl gelecek?Din kurallarına dayalı devlet ve kamu düzeni, demokrasiyle ve çoğulcu toplum yapısıyla bağdaşmaz. Öyle bir düzen demek, demokrasiye son verilmesi, TBMM’nin feshedilmesi demek. Türk ekonomisi son yıllarda dünya ekonomisi ile yoğun bir bütünleşme içine girdi. Modern Türk ekonomisinin din kurallarına bağlı işlemesi olanaksız. Laikliğe son vermek için, çoğulcu kültür ve düşünce hayatına da son verilmesi, yerli ve yabancı tüm özel TV kanallarının kapatılması, özgür basının susturulması, ülkenin giderek renklenen kültür ve sanat yaşamının zapturapt altına alınması gerekecek. Bunlar hayal bile edilemez. Türkiye’nin son yüz yılda yaşadığı siyasal, ekonomik ve kültürel modernleşmeyi, artık hiçbir gücün geri döndürmesi mümkün değil. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşmasıyla beraber, laiklik tartışmaları yine alevlendi. Ön saflarda, giderek daha kavgacı bir üslup kullanan CHP lideri Baykal yer alıyor. Önce erken seçim istiyor ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına karşı. Baykal’ın erken seçim istemesinin nedeni, hiç şüphesiz, halk iradesi için beslediği hassasiyet değil. Öyle olsaydı, sandıkta elde edemediğini devletin sivil ve askerî kesimlerine dayanarak elde etmeye çalışmazdı. Hesabı basit: Muhtemel bir erken seçim kampanyasını, laikliği “kurtarmak” için Erdoğan veya başka bir AKP’linin Köşk’e çıkışını durdurma kavgası üzerine, tamamen bir laikler-laiklik karşıtları kutuplaşması üzerine kuracak. Böyle bir ortamda, Baykal’a karşı yaygın tepkilerin arka plana itileceği ve “mecburen” oy verenlerin sayısının artacağı bir gerçek. Yine seçimi kazanamayacak; ama %10 barajı altına düşmediği sürece Baykal’ın koltuğu için tehlike az.Yeni Meclis’in açılmasıyla yoğun biçimde gündeme gelecek cumhurbaşkanlığı konusunda gerginlikleri sürdürerek kendisine karşı oluşabilecek gündemi aşması da kolaylaşacak. Baykal’ın kendi açıklamasına göre Erdoğan’ın adaylığına itiraz nedeni ise, eşinin başının örtülü olması değil, laiklikle bağdaşmayan zihniyeti. Başbakan olarak yürütmenin başında ve daha etkili konumda bulunan bir kişi, daha az etkili cumhurbaşkanlığı görevine gelince mi Türkiye’de laiklik tehlikeye girecek? AKP’li cumhurbaşkanı ile laiklik daha da güçlenir Eğer Erdoğan gerçekten laik düzeni değiştirmek isteseydi, Başbakan kalmayı tercih etmesi ve bir başka AKP’liyi cumhurbaşkanlığı için desteklemesi en basit mantığın gereği olurdu. Ama bu, tam da Baykal’ın destekleyebileceğini ilan ettiği bir formül! Baykal’ın tutumu, laiklikten çok kendi koltuğuyla ilgili endişelerden kaynaklanıyor. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasından sonra yapılacak seçimlerde izleyeceği gerginlik siyasetinin etkisi pek kalmayacak. Seçimlere AKP yeni bir genel başkanla girecek ve büyük olasılıkla yine birinci parti olacak, CHP ağır bir yenilgiye uğrayacak. Mevcut göstergelere göre AKP, CHP’nin iki katı veya daha fazla oy alabiliyor. Üstelik, en güçlü aday görünen Abdullah Gül gibi ılımlı bir isimle aradaki farkın artması, azalması olasılığından daha fazla. Birbirini izleyen iki genel seçimde önce Erdoğan, sonra yeni bir lider yönetimdeki AKP karşısında ağır yenilgi alan, üstelik cumhurbaşkanlığını Erdoğan’a kaptırmış bir Baykal’ın yola devam edebilmesi çok zor. Özenle tertiplediği delege oyunlarına rağmen, koltuğunu terk etmek zorunda kalabilecek.“Önce Erdoğan cumhurbaşkanı, sonra genel seçim” formülü, Türkiye’de laiklik için olmaktan çok, Baykal’ın koltuğu için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu durum Baykal için en kötü senaryo. Kendi tabiatından kaynaklanan nedenlere ilaveten, hırçınlığın önemli bir nedeni bu. O nedenle Erdoğan erken seçim ve cumhurbaşkanlığı konularında karar verirken, kaderin cilvesi, biraz da Baykal’ın siyasi geleceği hakkında karar vermiş olacak. Pek çok kişi için Erdoğan, cumhurbaşkanı olarak en arzu edilen isim olmayabilir. Bir sosyal demokrat olarak ben de, kendi görüşlerime daha yakın bir cumhurbaşkanı tercih ederdim. Ama konuyu laiklik temelinde bir kavgaya dönüştürmek yersiz ve kimseye faydası yok.Şimdi büyük ihtimalle bir AKP’li Köşk’e çıkacak. İslami gelenekten gelen bir cumhurbaşkanını taşıyabileceğini kanıtlayan Türkiye için uzun dönemde sonuçlardan biri, laikliğin daha da güçlenmesi olacak. Baykal, böyle uzun erimli sonuçları düşünerek belki biraz huzur bulabilir! AKP’nin seçimleri kazanarak tekrar iktidar olması da, özellikle son günlerde kamuoyuna giderek daha çok yansıyan yolsuzluklara karşı ikna edici bir tavır alınabilirse, yüksek bir olasılık. O durumda Türkiye, 2007-2012 arasında, 1950’lerden beri görmediği bir iktidar dönemini yaşayacak: Aynı partiden bir cumhurbaşkanı ve hükümet. Böyle bir durum, uzun süredir kendini çürümeye bırakmış merkez sağ ve merkez soldaki gelişmeleri hızlandırabilir.Sosyal demokratlar için sadece yeni bir liderlik değil, bugün Baykal tarafından temsil edilenden tamamen farklı yeni bir zihniyet de gerekiyor. Bu yenilik, eski bir temel üzerinde olmak zorunda: Meşru olan tek demokratik siyaset, seçmenin oyu alınarak yapılandır. Bunun kabulü, önce halka güveni getirecektir. Daha sonra, Türkiye’nin dünyaya açılmasından korkmaktan; devletin sivil ve askerî kesimlerini sahip olmadıkları görevlere teşvik ederek iktidar aramaktan; yerel yönetimlerin güçlenmesine muhalefet etmekten; Kürt sorunu dahil her konuda demokrasinin genişlemesine karşı durmaktan vazgeçmeyi getirecektir. Bu ülkenin seçmeni şimdiye kadar hiç büyük bir hata yapmadı. O nedenle, bugün Baykal’ın temsil ettiği siyasetin Türkiye’nin geleceğinde yeri olmayacağını güven içinde söyleyebiliriz. O nedenle değişim gerekiyor. * ( CHP PARTİ MECLİSİ VE MYK ESKİ ÜYESİ ) Zaman : 17.05.2006
"... Sayın Ekşi siz hangi laikliği
sayıklıyorsunuz?Türkiye'de laiklik falan yoktur.Bizdeki sistem "Devlet
dini" sistemidir.Dünyadaki ciddî ve büyük devletler içinde gerçekten laik olan
tek devlet Fransa'dır. Orada:
– Katolik kilisesinin liseleri vardır. Devlet, kendi
bütçesinden onlara para ödemektedir.
– Müslümanların ve başka dinlere mensup olanların özel
okullar, liseler, üniversiteler açmasına izin verilmektedir.
– Bütün Fransız üniversitelerine başörtülü Müslüman kızlar
serbestçe gidip okuyabilmektedir. Bazı sürtüşmeler olsa da, liselere de
gidebilmektedir. Fransız Danıştay'ı başörtüsü lehinde karar
vermiştir.
Sayın Ekşi! Ülkemizde, hakları Lozan
andlaşması ile uluslararası garanti altına alınmış Rum, Ermeni
azınlıklarının kendi okulları bulunmaktadır. Çoğunluğu teşkil eden
Müslümanlar niçin özel din liseleri, din üniversiteleri
açamıyorlar?Açamazlarmış... Çünkü Müslümanlar böyle okullar açarlarsa
Türkiye'deki Mason, Sabataycı saltanat ve hakimiyet tehlike altına
girermiş... Dünya ülkeleri ve devletleri içinde
biz mi daha demokratız, yoksa İngiltere mi?
İngiltere'de:
– Devlet ve millî Anglikan kilisesi birdir. Kral veya kraliçe
hem devletin, hem de kilisenin başıdır.
– Orada en az beş milyon Müslüman yaşıyor. Orada başörtülü
Müslüman kızların ilkokuldan üniversiteye kadar dinî kıyafetleriyle tahsil
yapması serbesttir.
– Londra emniyeti son bir karar aldı ve Müslüman emniyet
memurlarının sarık sarmalarına izin verdi. Bundan haberiniz oldu mu? (Bu
haber Hürriyet'te çıktı!) Siz, olmayan bir laikliğin korunması için feryat edip
duruyorsunuz.... "( 12.08.2003 : MİLLİ
GAZETE )
HAYRETTİN KARAMAN Önemli mevkilerden seslenen şahıslar halkımızı "bilime ve
akla" çağırıp "dogmalardan uzak durun" derken dini ve onun rehberliğini
nereye koyuyorlar. Dogma kelimesi inancı ve nassı da kaplıyor; dinler ise
inançsız ve nassız (kutsal metinsiz) olmaz; asker sivil halkımız "neden
uzak duracaklar", dinden mi? Akıl ve ilim kendi alanlarında zaten
rehberdir ve din de onların kendi alanlarındaki rehberliğine karşı çıkmaz,
ama hangi akıl, hangi bilim insanlara din konusunda rehberlik edecek?
Allah'ı, vahyi, ibadeti, haramı ve helali, ahireti, insanlığın nereden
geldiği ve nereye gitmekte olduğunu insanlara "matematik, fizik, kimya,
sosyoloji, psikoloji, antropoloji, jeoloji, astronomi... mi öğretecek, bu
konularda sağlıklı ve maksadı hasıl edecek bilgi bu bilimlerde var mıdır?
Bizim dinimiz aklı ve bilimi reddetmiyor, aksine teşvik ediyor; ama her
biri kendi yetki alanında kalmak şartıyla. İslam'ın rehberliği bu millete
hangi zararları verdi de üstü kapalı da olsa bu rehberliğe karşı çıkılıyor
ve uzak durulması isteniyor! Eğer maksat din değilse, dinin sağlam nasları
değilse, "dogma"dan, "akla ve bilime aykırı bile olsa tartışmasız kabul
edilen inanç" kastediliyorsa bunun açık olarak ifade edilmesi ve kafalarda
karışıklık, gönüllerde daralma yaratılmaması daha uygun olmaz mı?
Bu yazıyı içinde cevabı da bulunan bir soru ile bağlamak
istiyorum:
YUSUF KAPLAN
Türkiye'nin laik elitlerinin basireti bağlandı:
Elitlerimiz, "laiklik elden gidiyor" söylemlerini sıkça ve daha yüksek
sesle telaffuz eder hâle geldiler. Örneğin CHP lideri Deniz Baykal, son haftalarda sık sık ve
dozajını artırarak, "Türkiye adım adım İslâmîleştiriliyor; Türkiye'nin
laik kurumları yok edilmeye, etkisizleştirilmeye çalışılıyor" diyecek
kadar gerilimi tırmandıracak ve kendisine yakışmayan kışkırtıcı ve son
tahlilde insanın nutkunu kesen, aklını durduran sığ ve kavgacı bir dil
kullanıyor. Bugüne kadar, "irtica tehlikesi"nden sözedilirdi,
"Türkiye'nin İslâmîleşmesi" gibi bir tehlikeden ilk kez sözediliyor. Oysa
asıl tehlikeli olan şey, bu dil.
Elden giden şey, laiklik değil, Türkiye.
Türkiye elden gidiyor; çünkü bu toplumun İslâm'la
ilişkisini her düzeyde ve her düzlemde sakatlayacak ve hatta sıfırlayacak
sefih bir seküler ve neo-pagan kültür hem eğitim kurumları, hem de
özellikle de medya aracılığıyla hızla yaygınlaştırılıyor. Türkiye'deki eğitim sistemi, Batı'da olduğunun tam aksine,
bu ülkenin çocuklarının özgüven sahibi olmalarını ve geleceğe güvenle
bakmalarını sağlayabilecek bir kültür, tarih, medeniyet ve dolayısıyla
kimlik şuuru vermiyor. Tam tersine bu şuuru yok ediyor: Çocuklarımızı
kendi kültür, tarih ve medeniyetlerine yabancılaştıran, her şeye yabancı,
Batılı, ortyantalist gözlerle ve gözlüklerle bakan, böylelikle
özgüvenlerini yerle bir eden laik, Batılı ve Batıcı bir eğitim sistemi
hâkim Türkiye'de. Bu çarpık eğitim sistemi, genç kuşaklarımızın yönsüz,
özgüvensiz, kişiliksiz, kimliksiz, ruhsuz, idealsiz, iddiasız, aşağılık
kompleksiyle malul, her şeyin Batı'da olduğunu vehmeden, her bakımdan
Batılılara özenen ve sonuçta ilk fırsatta soluğu Batı'da almaları
gerektiğine inandıran bu ülkeye yabancılaşmış insanlar olarak
yetiştiriyor.O yüzden, Anadolu'daki şehirlerin kültürel dokusu, laik
üniversiteler tarafından allak bullak ediliyor. Türkiye'nin gençlerinin, onlara kimlik, kişilik, ideal ve
iddia kazandıracak yegane kaynak olan bu ülkenin kültür, tarih ve
medeniyet birikimiyle irtibatlarının koparılması, bu tarihi, kültürü ve
medeniyeti mümkün kılan İslâm'la ilişkilerinin handiyse sıfırlanması,
Türkiye'nin önündeki en büyük tehlikedir.Çünkü İslâm'la ilişkileri kopan bir kuşak, bu ülkeye, bu
toprağa bağlı kalmasını mümkün kılan zemini ve ruhu yitirecektir.
Laik kültür, bu ülkenin çocuklarının, zihinsel olarak,
kültürel olarak, anlam ve sembol haritaları bakımından Batılılaşması,
Batıya teslim olması ile sonuçlanacaktır. Bu topraklarda bizim varolmamızı
mümkün kılan kültür, laik Batı kültürü değil, İslâm kültürüdür. Laik Batı
kültürünün bu ülkenin geleceğine, geleceği demek olan genç kuşaklarına
hâkim olması demek, uzun vadede bizim bu topraklarda Müslüman olarak
iddia, söz ve dinamizm sahibi olma özelliğimizi yitirmemiz demektir. Asıl tehlike budur. Türkiye'nin elden gitmesine,
Türkiye'nin Türkiye olarak varolmasının anlamını yitirmesine yol açacak
asıl büyük tehlike, bu toplumun genç kuşaklarının İslâm'la ilişkilerini
sıfırlayacak bu hastalıklı sürecin içine fırlatılmamış olmamızdır.
Ama Türkiye'nin elden gitmesine zemin hazırlayacak en büyük
tahribat ve yıkımı, adına Türk medyası denen ama bu toplumun idealleriyle,
iddialarıyla, ruhuyla zırnık kadar irtibatı ve ilişkisi kalmayan, zaten
birincil görevi bu idealleri, iddiaları ve ruhu yok etmek olan Türkiye'nin
laik medyası yapıyor.Türkiye'deki laik medya, köleleştirici, neo-pagan, seküler
ve popüler Batı kültürünü, idollerini, hayat tarzını hızla
yaygınlaştırıyor. Toplumu, özellikle de genç kuşakları, İslâm'dan hızla
uzaklaştırıyor; kimlik bunalımlarının, varoluş bunalımlarının, cinsel
bunalımların, uyuşturucunun, hedonizmin, nihilizmin eşiğine fırlatıyor.
Evet, durum, sanıldığından da vahim. Türkiye'nin
geleceğini, güvenliğini ve varlığını tehdit edecek kadar vahim. Bu
toplumun İslâmî duyarlıklarının dinamitlenmesi, sığ, seküler, neo-pagan,
yabancılaştırıcı, uyuşturucu Batı kültürüne mahkûm ve teslim edilmesi, bu
toplumun önce Batılıların karikatürü, sonra da kölesi hâline gelmesiyle,
dolayısıyla kişiliğini, kimliğini, ideallerini ve iddialarını yitirmesiyle
ve sonuçta her bakımdan tefessüh eden bu toplumun ve ülkenin içerden
teslim alınmasıyla sonuçlanacak. Türkiye'de laiklik elden gitmiyor. Aksine laik eğitim
sistemi ve laik medyamız, Türkiye'nin genç kuşaklarının İslâm'la
ilişkilerini güçlendirmek, onlara güçlü ve köklü bir tarih, kültür ve
medeniyet şuuru, kimliği, iddiası ve ideali kazandırmak yerine, onların
kültür, tarih ve medeniyet şuurlarını ve ideallerini yok ederek İslâm'la
ilişkilerini sakatlamakla ve onları kimliksizleştirecek,
idealsizleştirecek, iddialarından vazgeçirecek kadar seküler neo-pagan
Batı kültürünü, fikirlerini, hayat tarzını, sembollerini, idollerini
yüceltmekle ve benimsetmekle Türkiye'nin elden gitmesine yol açacak o
kaygan zemini hazırlıyorlar. Ama ne yaptıklarının farkında değiller. Asıl
tehlike bu. Ayrıca PKK, laik bir terör örgütüdür. İslâmcı hiçbir
hareket, bu ülkeye savaş ilan edecek, bu ülkeyi bölecek, Batılılara peşkeş
çekecek kadar sapıtamaz. Bunu öğrenin artık.
Oysa
Batılıların da iki asırdan bu yana dize getiremedikleri, fiilen işgal
ederek teslim alamadıkları ama bu toplumda olmasını, gerçekleşmesini,
nihâî olarak hayata geçirilmesini istedikleri şey tam da bu değil mi? Bu
toplumun iddialarının, ideallerinin ve ruhunun bitirilerek, içerden teslim
alınması değil mi?
ÖMER LÜTFİ METE
AL SANA LAİKÇİ YAKLAŞIMA BİR ÖRNEK ... :(
Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun yaptığı açıklamayı okuduğumda kahkahalarla güldüm.Biliyorsunuz, Yargıtay Başkanı Osman Arslan, laikliğin bir tanımı olmadığını, tanımlanması gerektiğini söylemişti. Meclis Başkanı Bülent Arınç da benzeri bir demeç vermişti. Buna karşılık Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, " Laikliği yeniden tanımlamak isteyenler var " diyerek bu konuşmaları eleştirmişti. Şimdi de Yargıtay Başkanlar Kurulu, durumdan vazife çıkararak Arslan ve Arınç'a karşı çıkıyor. Güzel. Peki ne diyorlar? " Laikliğin ne olduğu bellidir. " Nereden belli? " Efendim uygulamalara, alınan kararlara bakın. " Hani tanım? "Tanım yok!" Gel de gülme; ağlanacak halimize! Üniversitede okumuş, yıllardır hukukçu olarak çalışan kişilerin yaptığına bakın. Bir kavramı tanımlamaktan acizler. Cinayeti tanımlar mısın? "Tanımlarım." Suiistimali tanımlar mısın? "Tanımlarım." Peki laikliği tanımlar mısın? "Tanımlayamam, uygulamaya bakın." Bir süre önce okurlarımıza çağrı yaptım: "Bana öyle bir laiklik tanımı yapın ki hem devletle din birbirinden ayrılsın, hem de Diyanet İşleri Başkanlığı devlete dahil olsun." Böyle bir tanım yapılamaz. Çünkü Türkiye laik değildir. Biz, dinin devlet tarafından kontrol edildiği ve kullanıldığı bir ülkeyiz. Bildiğiniz gibi, "dini siyasete alet ettiği için" kapatılan birçok parti oldu. Halbuki Türkiye'de dini siyasete alet eden bir numaralı kurum devlettir . Devlet, Diyanet görevlilerini memur statüsüyle kadrosunda bulundurmakla yetinmez. Aynı zamanda bu memurlara ekstra görevler de verir. Mesela ekonomik kriz çıktığında bu memurlar, yukarıdan aldıkları emirler uyarınca, " Dövizle alışveriş yapmayın... Evinizi, dükkanınızı dolarla kiraya vermeyin " diye müminleri uyarırlar. Komediye bakar mısınız? Sana ne yahu! İster dolarla kiraya veririm, ister altınla. Kim karışır? Demek istediğim şu ki bizde laikliği tanımlayamazsınız. Çünkü ' kuramsal' bir tanım, dinle devletin ayrışmasını beraberinde getirir ki gerçek bununla çelişir. Diyanet İşleri'ni lağvetmek gerekir. Mevcut durumdan hareketle de ' çelişkiye düşmeden' laikliği tanımlamak mümkün değildir. Laiklik bizde muğlak bir kavramdır ve öyle kalmaya da devam edecektir. Çünkü tanımı yapıldığı anda... Devletin dini siyasetine alet etme uygulaması son bulacak... Bu da devletin işleyiş biçimini değiştirmeyi zorunlu kılacaktır. İşte bu yüzden " Laikliği tanımlayın " çağrıları her zaman cevapsız kalacak... Yargıtay Başkanlar Kurulu "Uygulamaya bakın" demekle yetinecek... Genelkurmay Başkanı da üzerinde ince ince çalışılmış olan uzun konuşmasında dahi bir tanım yapamayacaktır. Bunları söylüyorum diye sakın "Laikliği tanımlayın" çağrısı yapanları samimi bulduğumu sanmayın. Onlar da laikliği tanımlayamaz. Çünkü tanımladıkları anda Diyanet İşleri gibi devasa bir kurumu elden çıkarmaları gerekir ki bunu asla göze alamazlar. (SABAH - 08-10-2006 - Emre Aköz)
Çanakkale’de hiç laik var mıydı? |
||||||||||